Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Siyah Nokta

     Birini, bir şeyi sevmek muazzam bir duygu. Zihnimizin o şeyle mesai yapması, hayatı ondan ibaretmişçesine yaşayıp tatması çok keyifli bir heyecan. Bu heyecanı yakalamak, yakalayınca bırakmamak için uğraşıp duruyoruz yıllarca. Kimimiz başarılı, kimimiz başarısız olsa da, bu duygunun güzelliğini en derin yaralara sahip olanlarımız bile inkâr edemiyor. Nihayetinde duygular cümbüşünde kaybeden tek taraf insan oluyor. Özlem ve sevgi, bir başka kalbi ısıtmak için yol alıyor…    İyi veya kötü, bir şeyler yaşanıyor, duygular insanları eskitiyor. Sonra bir başka insan, aynı duygular, farklı sonlar… Zaten güzel tüm duyguların kamburudur son denilen. Bunun bilinci yok oluyor duyguların üst seviyeye taşındıkları sırada. Haliyle son gelip çattığında, insan olanca ağırlığıyla çakılıyor kendi derinliğine. Fakat son denilen nokta göğsünüze yuvalandığında bile özlem sizi bırakmıyor. Kalbiniz soğuyana kadar kahvaltılarınıza, izlediğiniz filmlere, yaptığınız spora, ya...

Bir Şeyler Var Bizde

  Bazen olur bu Her şey dağılır içinde, sen odanı toparlarken Karmaşıklığın sana gitmeni söyler Fakat bilirsin, Gitmek, sen gelmezsen iyidir sadece... Çaresizliğin suyu çıkar avucunda o sıra Aynada aramaya kalkarsın kaybettiğin değeri Üzgünüm, mutluluğun formülünü aradığın aptal yaşların, Geride kaldı artık Neyi beceremiyoruz biz? Dudaklarımızda açan tebessümün ömrü, Neden kelebek kadar kısa Ya tohumundan ya suyundan, Bir şeyler var bizde. Bulmak gerek, Bulup kükremek üstüne... Bilmiyorum yalnızlığımın susması için, Daha ne kadar konuşmam gerektiğini Cümleleri tam parçalanacak yerinden yakalayıp, Dilimde uyuşturuyor gibiyim Buna yazmak diyorlar, Bir eylem bu kadar çürütmemeli ruhu.

Ne Ha(ya)liniz Varsa Görün

     Bazen yaşamın tarifini edemiyorum kendime. Tarife acıyı koysam eksik kalıyor, huzuru koysam fazla geliyor. Dengesizliğin esiri olan bir döngü sadece. Üstelik, bu saçmalığın nihayetinde bizi bulacak olan ölüm, ödül mü yoksa ceza mı belli bile değil. Bol hurili cennet tahayyül eden dindarlar için ölüm bir ödül olsa gerek. Fakat inançlı olman da çözüm değil, beceriksiz bir şekilde inandıysan cehenneme girmen olası. Tanrı ve benzer terimlerle zerre alakası olmayanlar için ölüm en az yaşam kadar anlamsız. Onların tek tesellisi, ölümün yaşam dedikleri saçmalığa son verecek olmasıdır. Bu teselli sayesinde inanmayanların arasında ölümün başı okşanıp duruyor. Zira bazen tek güzel ümit, bir sonun yaklaşması oluyor.    Bir insan elmayı mideye indirdi diye insanlık hala bedel ödüyor. Nasıl bir elmaysa artık, sekiz milyar insan oturup elma kemirsek yine telafisini yapamayız. Telafi işi çoktan askıya alındığından, yasak çiğneme konusunda gelişmeyi seçtik. Artık ...

Merhaba Gece

  Ağrılar başladıysa Merhaba gece Bir kamburum daha oldu bugün Okşarsın diye örtmedim üstünü Nasıl bilmezsin Gölgendeki yarısı yenmiş ömrümü İçime ektiğin tohumun Duvarlarımı yıkacak güce büründüğünü Bir başka yer yok mu Göğsüm dışında oturacağın Salıncağını kırdın içimdeki yaramazın Fırlattığın yerdeyim Bağırıyorsun, gönlünü kazanırcasına çığlıkların Bir başka ben istiyorsun bitireceğin Başlamak bende bu denli tazeyken Bir başka son istiyorsun Gömleğime ilikleyeceğin

Misketler

  Karakterler: -Adam: Buhran yüklü, taze acılı. -Kadın: Adamdan giden, gitmelere sevdalı. Yer: Şehir manzaralı orman. Zaman: Akşamüzeri. ( Adam başı önünde, düşünceli ve ağrılı yavaş adımlarla bir bankın önüne gelip monoloğa başlar. ) Adam: Anlamıyorum, şu dünyayı dize getirecek kuvveti toplamıştım kendimde. Siyah bir defterim ve yazacak iyi şeylerim vardı. Şimdiyse en sevdiği misketlerini kaybetmiş çocuk gibiyim. Sevmek... Ve sen kadın, güzelliğin tarihçesi. İstesen bütün misketlerimi dökerdim avucuna. Sana kaybederdim oynadığımız tüm oyunlarda. Çocukluğuma değmiş olsaydın, sana kaybetmek olurdu o günleri manidar kılan. Artık ne çocukluğum, ne misketlerim ne de yarınlar... Hiçbiriyle dolmuyor solumda boş kalan. Gitmekle doldurdun kadife pantolonumun tüm ceplerini, misketlerime sensizlik bulaştı... Çarpan kapı sesleri duyuyorum. Sırf bu yüzden kulaklarımı koparıp atasım var ve gönlüm bu arzuma paralel. ( Adam bir çuval gibi banka yığılıp ayaklarını sey...

Çiçekler Ve Kalemler

     Yazgımda adını gördüm, ölü çiçekler ve sarı kalemler vardı etrafında. Bu devrin aşkı değildi, anladım. Anlamak baş belasıydı, hatırladım. Bacakları çürümüş dünyada, sana koşmak akıl kârı mı? Olmasa ne değişir, aşk zaten mantık dışı değil mi? Ve sen gönlünü mantıkla kirletmedin mi?    Yaşatmak, erbabı olduğun yüce sanatındı, gönlüm aşina buna. Şimdilerde öldürmenin talebesi olmuş keskin cümlelerin. En azından diyordum, kıyında kalayım. Orada bile dik durmak güç artık. Dalgaların serinletirdi her zerremi bir zaman. Artık kurutuyor, tepemden ıslak bulut, önümden sel giderken dahi. Gönlün olsun... Güzel bir yangın seç benim için, alevlerim siyah olsun. Pembelerini kirletmesin külüm, uzak dur. En sivri cümlelerini seç, kaburgalarıma saplamaya başla. Tok bir ses duyacaksın, sırtımı delip geçemeyecek bir cümlen fakat aldırma.    Sonra gideceksin işte. En sağlam ezberim bu gitmelerin, en çok tanıdığım yerin sırtın. Umarım kalmanın acısını yaşamazsın ec...

Beş Kahve

     Öğrenmeye devam ediyorum ve büyüdükçe öğrenmek, acı çekmek le eşdeğer . Dün yolda yürüdüm biraz, yıllar önce her gün yürüdüğüm, yürürken yolun sol tarafındaki mezarlığı seyrederek geçtiğim bir volta... Dün işte bu yolda yürürken mezardakilerden daha ölüydüm. Bunu bilmek korkunçtu, sonrasında eve dönüp kahve içtim. Tanrım, iki şekerli kahvenin acı hissettirmesi de mi senin hikmetin? Her neyse, her koşulda artık eski ben yok! Belki de ben yokum, ne önemi va r? Minnet duygusunun boğazına yapışma vakti geldi. B ir köpek gibi inlese de, umurumda değil artık. Minnet de neymiş, Lidyalı’ların gerisinde kaldı. Az küfürlü ve çok şekerli kahvem benim... Sen hepsinden güzelsin.    Bayırlara sevdalı freni patlamış bir kamyondum. Plansızlığın verdiği fütursuzluk o kadar güzeldi ki, freni kullanmamak, bilinmezliğe kendini bırakmak hayran olduğum yaşam biçimine dönüştü. Sonra bir kayaya tosladım. Ela gözleri ve ince sesi vardı. Bir de şiir kokuyordu...    ...

Mavi Kuş

  Süreya'lar, Nazım'lar bir daha öldü Bari bunu kutlayın sabahın dördünde Anatomide yangın, İnsanda tebessüm eksik yazılmış Süreya ağladı, Nazım kahkaha attı bu uğurda, İşitmediniz Bukowski'nin sırtında paralanan kemer oldum Ama benim içimdeki mavi kuşu öldürdüler Okuyor, yazıyor ve çürüyordum alt tarafı Nerden bulaştı bu gönülden harcama işi Ben harcadıkça kendimden Kıpırdanıyor ölü kuşun kanatları  Sanki kendimi tüketsem Dirilip uçacak hergele Bu yara kabuk tutmaya küseli epey oldu Yüzüm desen asfaltın tadıyla hasbihalde Yüzün desek, Yüzün... Yüzün tuz artık bana Ağrını oymalı taş kutuda saklıyorum Kuş sesi alamazsın artık ama Kanla yıkanabilirsin orada Duyduğun sesten korkma Bir zamanların yangınına, Şimdinin kıvılcımına aittir o Tutuşma arzusunu azarladığım...

Gri Darbeler

On sekizi sevin sayın konuklar Yazamadıklarımı sevin Şarabın yanına, Uzaklaşan adımlar koyun Böyle daha kırmızıdır şarap Böyle daha kayıp insan Heybemde yanan insan yüzü Aklımda görmediğime düşkünlüğüm Gitmek başımda taht Kutlayan yok boğazımdaki yanığı Mecnun olmaya da lüzum yok Zaten Leyla'lar uzağa tutsak İnsanlık bu yolda devam ederse Ressamların çizdiği gökkuşağı Her daim, En az huzur kadar uzak  Yakında gri darbeler Ve resme bakan et parçalarında siyahlar Fırçadaysa buhran...

17. Gün

  Bugün on yedinci gün Burnumda toprak kokusu... Yaşamın kancasından kurtuldum sandım Kürek sesi aradı kulağım Başımda dualar yoktu, annemin feryadı da gelmedi... Yaşarken yitirmişim kendimi Toprak sandım o kokuyu Çürümekmiş meğer bu, Kalbimin duvarlarını aşındıran Bugün on yedinci gün Nasıl uyandım bir bilseniz Hasmımın kılıcını öpesim vardı Yazgının tokadına diğer yanağımı kurban edesim... Bugün on yedinci gündü Tanrının bana vadettiği güzel her şeyin son günü Kelebeklerin ömrünü aştım neyse ki, tek sevincim bu Bugün on yedinci gün Bir şiirin sağ bacağı, Sarışın bir çocuğun ağabeyi, Kor düşmüş ocakların tesellisiydim sanki Bir şey oldu sonra Tanrının acıması kalmadı bana bayram günü O şiiri ben yazmamış, Sarışın çocuğun elinden hiç tutamamışım, öğrendim Kor ben olmuşum, ocağımdan uzakta yanıp duran Bugün on yedinci gün Tanrı altı günde yarattı dünyayı On yedi günde, Ege’nin bağını söktü göğsümden Varamayacağım toprak yarattı Yangınım yetmez...

Kırık Oyuncak

Düşme ruh Kollarından kavrayacak kumrun mu kaldı Gözlerindeki renge aşinalığın mı var ki, Yumarsın gözlerini Körleşip durursun ruh Yine gitmelere çalınıyor kapın Eşikte gölgesini beklersin, amma aptalsın Eşikte ölmeyi yeğlersin, söyle bana kaç cansın Gururun tokatlar göğsünü de acı duymazsın Kendinle çarpışırken umarsızca, Onun tek teline silah bıraktın Şimdi ettiğin küfür kefeninden kara, Şimdi var ettiği sen susmaz bir yara Amma aptalsın ruh Amma aptalsın Kırdı en sevdiğin oyuncağını Ağlamak çare olsa, Okyanus olacaksın bilirim Tarifini metinlere sığdıramadığın kadın İki kelimenin arasında astı seni Bilsen boynundaki urgana çare olacağını Ne çocukluğunu vermeye çekinirdin, Ne cebindeki misketleri, bilirim Amma aptalsın çocuk Dilindeki küfür, Cebindeki şiir tamir etmez artık oyuncağını Bilmez misin