Öğrenmeye devam ediyorum ve büyüdükçe öğrenmek, acı çekmekle eşdeğer. Dün yolda yürüdüm biraz, yıllar önce her gün yürüdüğüm, yürürken yolun sol tarafındaki mezarlığı seyrederek geçtiğim bir volta... Dün işte bu yolda yürürken mezardakilerden daha ölüydüm. Bunu bilmek korkunçtu, sonrasında eve dönüp kahve içtim. Tanrım, iki şekerli kahvenin acı hissettirmesi de mi senin hikmetin? Her neyse, her koşulda artık eski ben yok! Belki de ben yokum, ne önemi var? Minnet duygusunun boğazına yapışma vakti geldi. Bir köpek gibi inlese de, umurumda değil artık. Minnet de neymiş, Lidyalı’ların gerisinde kaldı. Az küfürlü ve çok şekerli kahvem benim... Sen hepsinden güzelsin.
Bayırlara sevdalı freni patlamış bir kamyondum. Plansızlığın verdiği fütursuzluk o kadar güzeldi ki, freni kullanmamak, bilinmezliğe kendini bırakmak hayran olduğum yaşam biçimine dönüştü. Sonra bir kayaya tosladım. Ela gözleri ve ince sesi vardı. Bir de şiir kokuyordu...
Bazı tariflerde zorlanırım... Kelimelere aşinayım ama parçaları birleştirip cümle kurmak zorlaşır işte. Sanki seni tarif etmeye kalkıştığımda küfür etmiş sayılacağımı hissederim. Çünkü zaten senin tarifin hiçbir beşerin heybesinde yoktur diye düşünürüm. Ne Fuzuli ne Atilla, hiçbiri altından kalkamaz bu işin. Kalkacak olanın da kellesini götürürüm. Seni tarif edebildiğini iddia edenin aklından şüphe ederim ben. Tanrı, seni ifade edebileceğim bir kelime yaratmamış henüz.
Cesaretinden konu açılsa, susmakla kavgam başlar. Konuşur da konuşur, kahvemi beş kere soğuturum. Severken, daha doğrusu sevdiğini söylerken, gidebildiğini ve bu uğurda sırtını üç kere gördüğümü büyük bir buhranla anlatırım. Yüzünü bir kere görememişken, sırtını üç kere gördüğümü anlatacak kadarım. Sırtın... Kamburumu yaşlandıran sırtın. Kaybetmenin tuzlu gözyaşlarında beni boğan gitmelerin.
Ben ki, nefes almaların boyunduruğu altında yaşayan bir beşer... Gitmelerle boğduğun yerde kaldım. Urganım hatıra kalsın sana, belki kalanın halinden anlarsın. Gideyim şimdi, altıncısı soğumasın.
Yorumlar
Yorum Gönder